BIYIKAYDIN KÖYÜ VE İNSANLARI

BIYIKAYDIN KÖYÜ YAKIN TARİHİ

 

 

 

 

Arslan KOÇ 1960 lı yıllar. Askerden yeni gelen iki çocuk babası  ailenin tek oğlu  yağız delikanlı  Arslan, kendini geliştirme, dinini öğrenmeye ve öğrendiklerini de başkalarına  paylaşmaya  azmeder. Bu istek aile genetiğinde var olan İslam sevdalılığının uzantısıdır. Ayrıca sesi de güzeldir. Hoca olmayı kafasına koyar. Ancak, bu durumu babasına açmaktan imtina eder. Babasının İslam öğretisine vereceği desteğin sonsuz olacağını bilir ama o çileli, hayatı boyunca hiç kolaylık görmemiş hep zorda ve ağır işle yaşamış bir adamdır. Bundan sonraki hayatında bir evlat yetiştirmenin vereceği avantajla biraz rahat olmayı düşünmüştür elbet. Bu düşüncenin ağırlığı ile sıkıntılı günler geçirmeye başlayan genç adam babasının hayattaki zorluklarını ve nasıl bir adam olduğunu gözleri önüne getirir.

Ona şık Osman ya da şeyh Osman derler. Böyle demelerinin sebebi de bir vakit namazını kaçırmaz hem de doğru camiye koşar. Hatta cemaat olma sevabına nail olmak için tarladan bile camiye geldiği olur.  Onun hayatında namazı kazaya bırakmak yoktur. Kimsenin en ufak hakkına tecavüz etmeyen,  incitmeyen,  söz dalaşı, küslüğü, kırgınlığı   olmayan  bir insandır. Babası o küçük yaştayken Çanakkale de şehit olur. Annesi de amcasının azametinden barınamaz kendi köyüne Karalıya döner. Yani onlar(Osman ve Mehmet)   hem öksüz hem yetim kalan iki küçük kardeş, heybetli azametli hak hukuk tanımayan amcasının yanında sığıntı gibi kalırlar. Gidecek başka bir yerleri de yoktur zaten. Amcası onlara sahipte çıkmıştır çıkmasına da  bütün tarlalarına el koyarak tabii. Evlilik yaşına gelince kendisi gibi ana ve babadan mahrum kalmış Balışeyh’ten öksüz ve yetim Çevriye ile evlendirilir. Böylece amca kapısında köle sayısı artmıştır. Evlilik sonrası  amca konağının sağ tarafında tek katlı bir odalı antresinden hayvanların ahıra geçtiği otuz santimetre karelik camın kerpiç aralarına sıkıştırıldığı hava alma ihtimali sıfır olan bir  eve taşınmasına izin verilir. Tabii amca evinden  ayrılsa da amca emrinden kurtulamaz.  Babadan kalan onca tarlanın onda biri kadar bir hakla ev geçindirmeye başlarlar. Küçük kardeş Mehmet Kırıkkale göçer. Soyadını değiştirir “Çetin” yapar. Diğeri şık Osman da köyde kalır. Bir melsek  edinmek ister. O dönemde köyde yapılacak en iyi meslek taş duvar ustalığıdır.  Yaşadığı dönemlerde kendi ve cevre köylerde yapılan evlerin hemen hemen hepsinde emeği vardır. Evi tamir isteyen yada yeni ev yapmak isteyen herkes işini iyi yaptığı ve hile karıştırmadığı  için onu  çağırır. Taşları duvara inci  gibi dizer özenir çok da ucuza çalışır. Hatta parası olmayanlardan para istemediği için hayatlarını sefalet içinde geçirmek zorunda kaldığı herkesçe bilinir. Bunca sefalete ve fakirliğe rağmen yoksullara parasız iş yaptığı için köyün akıllıları ona deli Osman da derler. Yani onun bir diğer adı deli Osman’dır.  Yani yağız delikanlının anne ve babası çocukluğundan beri hiç rahat yüzü görmemiş ömürleri yoksulluk ve baskı altında geçmiştir. Bu olumsuzluklar sürerken onun tam işe yarayacağı aileye bir nefes aldırması gereken bir dönemde İstanbul’a okumaya gitmek istemesi çokta makul gelmez kendisine. Ama bu isteğinin de önüne geçemediği için ara sıra düşünceye dalar. Bunu fark eden baba oğluna sorar.

—Hayırdır bir derdin mi var evlat? der.

Bu isteğini daha fazla içinde saklayamayan Arslan sonunda babasına açılır.  Hayatı boyunca hiçbir insanı, hatta bir hayvanı bile incitmeyen Şeyh Osman oğlunun arzusunu seve seve kabul eder.

Babasından izini koparan ve yola çıkmaya hazırlanan genç adamla birlikte amca zade Arif çavuşun torunu  Haydar Koç da gitmek ister. Aynı gün bu yolculuğa 12-13 yaşlarındaki Bekir çavuşlardan kayın birader Hikmet Kaplan ın oğlu Zekerriya da dahil olur. Bu İstanbul sevdasının daha doğrusu macerasının gelecekte o civar insanlarına ne getireceğinden habersiz bu üç gariban yola düşerler. İstanbul Fatih de  Hırkai Şerif camisinde  Kuran eğitimine başlarlar.  Hafızlığa heveslenen Arslan ve Haydar yaklaşık altı ay ancak İstanbul da kalabilirler. Çünkü hem evlidirler hem de çocukları onları bekler. Zekeriya Kaplan ise,  köyünde kendisini bekleyen bir gelecek tutunacak bir dalı bile olmadığından dönemeyecektir.  Çünkü aile oldukça kalabalık bir o kadar da fakirdir. Onun geleceği İstanbul’da olmalıdır. Durumun bilinci ile  İmam Hatip Lisesine kayıt yaptırır. O dönemlerde İmam Hatip Liseleri yedi yıldır. Orta ve lise birlikte okunmaktadır. Yakın çevresinden en ufak bir burs alma ihtimali olmayan bu genç diğer iki yetişkin insanın durumundan daha da zor durumdadır. Ancak, bütün bunlardan yılmaz cesareti ve atılganlığı insan ilişkilerindeki başarısı sayesinden ayakta kalır. O büyük şehrin olumsuz ikliminden etkilenmeden Liseyi bitirir. Memleketine izne geldiği her zamanda  yeni nesillere okuma sevdasını aşılamaya çalışır. Öyle bir tohum atar ki bu tohum hem kendi çocuklarında hen yakın akraba ve çevresinde okuma sevdasını yerleştirir. Başka insanlara da faydalı olmak için çareler düşünür.  Önce kendini kurtaramayan birinin başkalarına faydasının olmayacağı kanaati ile kıt kanaat geçinen ailesini bu durumdan kurtarmak amacıyla  önce  kardeşi Osman'ı sonra da Kadir'i İstanbul’a taşır. Onlar da mobilyacılık mesleğine verir. Böylece okuma sevdası yanında çevresine  bir iş bir meslek  öğrenme geleneğini de başlatmış olan genç köyümüzün ilk üniversitelisi olma başarısını da gösterir. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü öğrencisidir artık. Daha kültürlü, dinamik  kendine güven duygusu artmış bir genç olarak yeni nesillerle farklı kitapları tanıştırır. Benim ders kitapları dışında ilk tanıdığım kitap Zekeriya Beyin hediyesidir.  Yanılmıyorsam bu kitap “ Türkiye’de Çözüntünün Nedenleri” idi.  Hem okuma yönünden hem meslek edinme yönünden atılan tohumlar filizlenmeye başlamıştır. Meslek öğrenmek için, Yusuf Yüksekdağ, Bir işte çalışmak amacıyla Köyümüzün ilk eğitmeni rahmetli Hacı Altıntaş’ın oğlu Haydar Altıntaş Bayram Paşa murat Mahallesinde  bir odalı bir eve yerleşirler. Aynı dönemde İbrahim Yüksekdağ ve Elvan Doğan Kırıkkale Lisesini bitirmiş Üniversite sınavlarına hazırlanmaktadırlar. Hem sınavlara hazırlanmak hem de aile geçimine katkı sağlamak amacıyla Elvan Doğan’da Erdal ve Haydar’a arkadaş olarak İstanbula gider. Köyümüz insanının eğitiminden bahsederken yukarda da adı geçen rahmetli Haclı Altıntaş’ı anmadan geçmek büyük haksızlık olacaktır. Eğitim öğretim alanında belki diploması bile olmayan Hacı Altıntaş köyün eğitmeni idi. Yani devlet memuru olarak köyümüz okulunun yapılmasına katkı vermiş, o dönem çocuklarını uzun yıllar okutmuş ilkokul üçüncü sınıfa kadar eğitim almalarını sağlamış bir insandır. Bende de büyük emeği vardır. Yalnız rahmetlinin bir özelliği vardı eski  dayak geleneğini zaman zaman dersine çalışmayanlara ve yaramazlık yapanlara karşı kullanırdı.

Konumuza dönersek Bu yolculuğa yani İstanbul Sevdasına 1975 Haziranda  Üniversite sınavına giren  ve sonucu beklemeden hayatı tanımak isteyen Hüseyin Koç’ta katılır. Elvan Doğan ve Hüseyin Koç  ekim ayında üniversite okumak üzere Ankara’ya dönerken,  İstanbul İktisadi ve  Ticari İlimler Akademisi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu'nu okumak üzere İbrahim Yüksekdağ İstanbul’un yolunu tutar.  Daha sonra  Haydar Kaplan ve  Tahsin’de aynı yola revan olurlar. Tahsin Yüksekdağ’ın İstanbul’a gelişi bir başka miladı başlatmıştır. Yusuf ve Tahsin Yüksekdağ ile Osman ve Kadir Kaplan kardeşler ortak olarak büro mobilyası üretmek üzere bir iş yeri acarlar. Artık köyden gelenlerde müteşebbis olma ruhu da gelişme göstermiş topluma daha büyük oranda iş ve hizmet üretme cesaret ve azmi canlanmıştır. Mesleği öğrenen Haydar Kaplan kardeşleri Ahmet ve Mehmet Kaplan’ı de yanına alarak imalat yeri açmıştır.  Böylece köyden şehre bir yorgan ile başlayan göç artık patron olma iyi para kazanma statüsüne dönüşmeye başlamıştır. Yeni iş yeri kurma sürecinde yine çırak olmaya namzet Yusuf Kaplan Davut Badem’i de İstanbul’da görüyoruz.  Sonraki süreçte , bu göç hız kazanmaya başlar. Mesleği öğrenenlerin bir kısmı bir iş yeri açmaya devam ederler ve kendi iş yerlerinde yakınlarını çalıştırmak üzere köydeki gençleri İstanbul’a yöneltirler. Böylece o süreçte genç neslin göç yolu belirginleşmiş, bir önce gidenler farklı köy ve yöredeki  yakın akraba çocuklarını İstanbul’a getirmeye başlarlar.  her gurbetçinin farklı alanlarda  bir meslek sahibi olması bazılarının bir araba ve güzel giyimle memleketine ziyaret için dönmeleri etraf köylülerin de  başını döndürüp bir heyecan uyandırır. Bu göç öyle bir hal alır ki Bıyıkaydın Selamlı Battalobası, Ulaklı, Ayli, Kulaksız, Beş bıçak, Dere düzü  ve diğer çevre köylerdeki gençler İstanbullu olur.  Yüzlerce aile bu göçten ekmek yer. Bugünkü İstanbul’daki yeni neslin çoğu Bıyıkaydın ve cevre köylerden den İstanbul'a göçün nasıl başladığını bilmezler. Belki merak bile etmemişlerdir. Ama bu güzel adeti faydalı hizmeti başlatan insanlardan Allah razı olsun.

Bu göçün getiri ve götürüleri  sosyolojik olarak sanırım incelenmemiştir. Ancak uzun yıllar bunu takip edenlerin ifadesi birçok aile için iş imkânı acısından çok iyi olmuşsa da, köyden şehre yapılan ani bir göçün şehir hayatını hiç bilmeyen bazı insanlarda yeterli uyumun sağlanamadığı yer yer uyumsuzluğun yaşandığı belirtilmektedir. Yani İstanbul’un büyük bir köy olmasına katkı sağladığı şeklinde izah edilebilir. Sanırım onların çocuklarında bu olumsuzluk kalmamıştır.

Görülüyor ki küçücük bir başlangıç ya da bir iki çekirdek doğru yönlendirildiği takdirde dallar ne meyveler vermektedir.Bu süreçte emeği olan bu insanları hayra yönelten, neslimizi toprağımız insanını daha iyi yerlere taşıyan herkez elbet bir hayra vesile olmuştur. Bu bilinsin yada bilinmesin bunun fazla bir önemi yoktur. Ancak, bir çok alanda başarı gösteren insanların topluma hayırları ancak öldükten sonra anılmakta kıymeti o zaman anlaşılmaktadır. Ya da sevdiğimiz insanlara sevgimizi yaşadıkları dönemlerde yüzlerine bir türlü ifade edemeyiz. Onlar göçüp gittikten sonra bu bizim içimize dert olur. “Keşke onu ne kadar sevdiğimizi söyleseydik” deriz. Fakat bunun bir anlamı olmaz tabii. İş işten geçmiştir. Ben de bu pişmancılığı yaşamamak için kendi toprağımız insanlarına hizmeti dokunan ancak baktığımız zaman sıradan insanlar gibi görünen bu değerleri başlangıç mimarlarını yad etmek istedim. Çünkü yakinen biliyorum ki bu  insanlar gurbete geldiği dönemlerdeki hayat şartları çok zordu. Kullanım alanı tek oda ve bir tuvalet olan nemli havasız bodrum kattaki evlerde hayatlarını sürdürdüler. Mutfak kültürü yani yedikleri yemek çeşidi patates, makarna menemen ve bulgur pilavı. Onların bugünkü nesli düşünmeli ve daha başarılı olmalılar elbet. Çünkü onların hayatları babaları ile kıyas götürmeyecek şekilde kolay.  Hiç kimse kendiliğinden böyle kolay şartlar içinde olmuyor.  Her başarının ardında adsız kahramanlar olduğunu çoğu zaman fark etmeyiz bile. Cümle hemşerilerime  ALLAH sağlık sıhhat afiyet ihsan etsin. Çokçukları ve geleceklerini mutlu bahtiyar etsin.

                                          KÜÇÜK ANEKTOTLAR

 Yukarda sözünü ettiğim Şık, şeyh yada deli Osman olarak bilinen insan benim dedemdir. Babam bazı köylere imamlık yapmaya gittiği zaman ben onunla kaldım. İlk okul 3. sınıfa kadar onun yanında okudum. Ona olan özlemim sevgim bir nebze olsun eksilmedi ve onu hiç unutmadım. Rahmetli ile ilgili bir iki kısa anekdot anlatmak isterim.

Sanırım 1963 -64 li yıllar. Köyümüzün okul inşaatı bitmiş etrafına duvar örülmesi gerekmektedir. Bu işi yürüten insanda köyümüzün ilk okumuş insanı Ziyah oğlu Hacı ona ziyağın hacı derlerdi. Yani köyümüzün ilk eğitmeni idi. Eğitmen Osman ustaya okul duvar inşaatında çalışmasını ister. Günlük usta yevmiyesi 20 liradır.  Çalışmayı kabul eden Osman usta bir şart ileri sürer. Ben 20 liraya çalışmam der. Eğitmen onun daha fazla yevmiye isteyeceğini düşünerek ben senin iyi bir usta olduğunu diğerlerinden daha fazla duvar öreceğini biliyorum. Ancak sana fazla verirsen diğerlerine ayıp olur. Bu köyümüzün ortak malı sende diğerleri ile aynı yevmiye ile çalış der. Şık Osman beni yanlış anladın ben daha fazla yevmiye istemiyorum. Ben 15 liraya çalışmak istiyorum der. Eğitmen sebebini sorar. Çünkü ben iş ortasında namaza giderim diğerlerinin hakkı geçer ben başkanının hakkı ile yaşayamam der. Eğitmen ne kadar 20 liraya çalışması için uğraştıysa onu ikna edemez. Sonunda şeyh Osman 15 lira yevmiye ile çalışır. Onca yoksulluğa rağmen dünya malına zerre kadar değer vermezdi.

Yine Hasanın Ali damadıdır. Onun evine gittiği zaman damat evde olmazsa kızının önüne koyduğu yemeği dahi yemezdi. Gerekçesi çok ilginç kızına “ev sahibin evde yokken onun haberi olmadan onun kazancını yemem çünkü  haram olur” derdi.

Önceki yıllarda  köydeki herkesin bir bağı bir de bahçesi olurdu. Bir yıl Şeyh Osman’ı köylü bekçi tutar. Kendi yiyeceğini nasıl olduysa bir tilki ile paylaşır. Tilkiyi kendine alıştırır. Tilki ondan kaçmaz her gün birkaç kez yanına gelir. Bunu da kimseye söylemez. Ancak köyün çobanları bunu fark eder ve tilkiyi öldürürler. Onun için günlerce üzüldüğünü bilirim.

Bir hayvana basmamak için yalda çok dikkatli yürür hiçbir canlıya zarar vermek istemezdi. Onun en iyi arkadaşları bir kısmının isimlerini dahi unuttum. Hatırladığım kadarıyla  Rahmetli Seyit, Çelengin Hacı, Muhlis, Aygardağ, Bastaklı idi.

                                                       Hüseyin Koç - Ankara 2010

 

 

BIYIKAYDIN KÖYÜ VE İNSALARIYLA İLGİLİ HABERLERİ DUYURMAK İSTERMİSİNİZ?

 

    

 

                        battalobasından gelen yoldan bir görüntü

 

 Duyduğunuz yakınen şahit olduğunuz köyümüz ve hemşerilerimizle alakalı haberleri hus_1956@hotmail.com adresine gönderirseniz duyurusu yapılacaktır. Şimdiden teşekkür eder sağlık günler dilerim.

BIYIKAYDIN KÖYÜ VE İNSANLARINDAN HABERLER

 

 

                               Köyümüzün camisi  

     19 Nisan 2010 Hasan'ın Ali diye tanınam Ali APAYDIN hakkın rahmetine kavuştu. Allah rahmet eylesin. Amin.

 

Kimler geldi kimler geçti bu köyden

Sürekli sararan yapraklardan

Her an birinin düşesi oluyor

Dün çoçuk denilen insanlardan

Birinin ölüm haberi geliyor

Hayrola yolculuk nereye diye sorsan

kimse kendine kondurmuyor!

Bunu aklına bile getirmeyor.

 

Sürekli başkalarını hatırlayanlar

Daha gençiz diyenler

Dünyaya doymayanlar

Umutla dolu  olanlar

Daha kimler kimler

Veda bile etmeden

Bir gün gidiveriyor.

 

Kimler vardı bu köyde bilirmisiniz?

Hatırlayan var mı söylermisiniz?

Oymak oymak boşaldı evler

Unutulmaya başladı bile  göcenler.

Değil orak ile biçenler

Hani nerde döverbiçerliler?.

 

Göç almış bu yörede

Geride kalanlar

Üç beş hane, yaşlı, ya da kimsesiz

Toprağından başka şeye güvensiz

Tüten bacalar azalır gittikçe

Hayat var demektir kuşlar öttükçe

  

Maziyi unutmamak için

Dönelim dostlar sılayi rahim için

Ecdada  dua  bir rahmet için

Hem yeni nesiller tanış olsunlar

Varsın yine ekmeğine konsunlar.

Hüseyin Koç

2010 Ankara

 

 

 

Kazım PEHLiVAN dan " KÖYÜM "

                                   Köyümüzün camisi  

 

 

                     

Derede yüzerdi Kazı ,Ördeği
Kömür idi köyde kereme tezeği
Tütmüyor bacası sönmüş ocağı
Tütmeyen bacasız Kalmışsın Köyüm

Verseler Dünyayı yok ki Gözümde
Köyüm Bıyıkaydın Tüter Gözümde
Yeri dersen bir yamanın düzünde
Uzaktan ne şirin görünür köyüm

Al yeşildi deredeki Bahçeler
Dallarına yuva yapardı Serçeler
Madımak toplardı yaşlı nineler
Kocamış madımağın solmuştur Köyüm

Her ev de varıdı koyun davarı
Altı aylığına tutulurdu çobanı
Düvene binerdik harman zamanı
Harmansız günler kalmışsın Köyüm

Misafire açıktı köyün odası
Toplanırdı büyükler hoştu sefası
Çok hatır nazdı köyün insanı
Ne kara günlere kalmışsın Köyüm

Koşardı Atları düğününde toyunda
Güreşler tutulurdu harman yerinde
Geçemedim pamukla an belinden
Ne yolsuz günlere kalmışsın Köyüm

Akmıyor suları Nereye gitti
Derede söğütler kurudu bitti
Memduh emmiydi köyün marketi
Marketsiz Bakkalsız kalmışsın Köyüm

Andıkça maziyi gözlerim dolar
İçimde bir yara durmadan kanar
Kalmamış büyük küçük ne hatır sorar
Gör ne acayip hale gelmişsin Köyüm

Şubat ile martta Çiğdem zamanı
Sarıkaya da öten kekliğin hanı
Fethi emmi köyün daim çobanı
Sürüsüz çobansız kalmışsın Köyüm

Buz gibi akmıyor dere pınarı
Ne olacak bu köyün halları
İdris’ten duyulurdu yedek sesleri
Bir çan sesine hasret kalmışsın Köyüm

Görünür karşıdan Çoban sivrisi
Üç beş hane kalmış köyün hepsi
Kimin kaşı yıkık kimin bacası
Bir virane hala gelmişsin Köyüm

Okulun kapanmış virane olmuş
Bayrak direğine baykuşlar konmuş
Hüzünlenmiş Kazım bunları yazmış
Niye böyle hale gelmişsin Köyüm

Yazan : Kazım PEHLiVAN

İletişim :05072346966